Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Etmek, Hakikat Yürüyüşümüzü Büyütecektir

1
355

Gönül Kaya

Günümüzde dünyanın birçok yerinde, şiddet kültürünün ürettiği ve iktidarcı sistemin farklı güçlerince sürdürülen sayısız savaş devam ediyor. Kimi devletlerarasında, kimi farklı düşünceleri savunan gruplar arasında sürüyor. 3. dünya savaşı olarak sayısız değerlendirmeye konu olan Ortadoğu’da yoğunlaşan savaş ise kapitalist sistemin küresel ve yerel ulus devletleriyle özgürlük, demokrasi ve eşitlik çizgisinde kendini var etmeye çalışan halklar, kültürler, inançlar, kadınlar arasında yaşanıyor. Belki bu savaşların adı konuluyor, ama 5000 yıldır adı konulmadan devam eden, sürekli bir savaş hali daha var ki, o da kadın üzerindeki erkek egemenlikli sistemin sürdürdüğü derin şiddet ve savaş… Savaşların en uzun sürelisi, en acımasızı, açık ya da kurnazca sürdürülen en kanlı ve yıkımı ağır olan bir savaş bu.

İnsanlık ilk toplumsallaşmayı, bugüne gelişimizi sağlayan birçok ilk’leri kadın etrafında şekillendirdi. İnsanlaşma, kadın kültürü, inancı, ahlakı ve düşünce gücü temelinde inşa edilen toplumsallaşmayla gerçekleştirildi. Maddi-manevi tüm toplumsal alt ve üst yapılar, insanlığın ilk kök hücresi olan ve kadın uygarlığı da denilen binlerce yıllık doğal toplum kültürü temeline dayanmaktadır. Bu kültürde şiddet, savaş, yıkım, parçalama-bölme, yok sayma, yok olma ve yok etme, bastırma, boyun eğdirme, ezme vb’leri yoktur. Birbirini tamamlama, yaşama ve yaşatma, paylaşım, ortaklaşarak yaşama, var etme ve var olma, süreklilik, bunun için değişim dönüşüm döngüsü vardır. Bu kültür doğal olarak şiddet üretmez. Bu kültürün inançsal ifadesinde de ‘doğa- kadın’ birlikteliği köklüdür. Doğa inançları kadınla sembolize edilir, kadınla ete kemiğe bürünür. Doğa kadındır, toprak, kadındır, anadır. Su, kadındır. Topraktan gelip, toprağa gitmek; kadından gelip kadına yani doğaya dönmek düşünce ve inanç merkezinde yer alır.

Farklı örnekler de verilebilir. Toplumsallık geliştikçe, bu kültürün kendini ifadesi de gelişir.

Binlerce yıl içinde bu inanç kökleri dallanır, kendini zengin, farklı ama köklerde aynı olan toplumsal inanç formlarına dönüşür. Sadece bir inanç değil, toplumsal bir yaşam sistemi haline gelir. Kadın etrafında oluşan barışçıl, toplumsal eşitlik, ahenk ve uyum, ortaklaşma, dayanışma, doğa-toprak-canlı cansız tüm varlıklara duyulan saygı ve sevgisi, kendini evrenin yansıması-özü görme ilkeleri, bu toplumsal yapıların ahlakını, varolma hakikatini ve yaşam politikasını, yani kültürünü ifade eder. Bu yaşam kültüründe şiddet yoktur. Bu yaşam bir çizgidir, bir modernitedir. Bugün bunu demokratik modernite çizgisi olarak tarif ediyoruz.

Bugün yaşamlarımızı altüst eden, en başta kadın üzerinden yürütülen şiddet ve savaş kültürü, işte bu çizgiden sapma temelinde inşa edildi. Bu çizgiden sapan zihniyet başka bir çizgi, modernite inşa etti. Bunu da kadın üzerinde kurduğu tahakküm, köleleştirme ve şiddetle adım adım gerçekleştirdi. İlk köleleştirilen insan kadındır. İlk darbelenen yaşam kültürü kadına dayalı inanç ve yaşam kültürüdür. İlk savaş ve şiddet dayatması kadın ve doğal toplum çizgisine karşı ilan edilmiştir. Işte 5 bin yıldır süren sürekli şiddet ve savaş hali dediğimiz şey budur. Bu şiddet ve savaş kültürü kadına, doğal toplum ahlakına, onun tüm değerlerine acımasızca saldırmayı, talan etmeyi, ezmeyi, susturmayı bilinçli bir şekilde temel bir politika haline getirmiştir. Günlük olarak sadece cepheden değil, bu toplum değerlerini yaşama mücadelesi veren kadınlara ve toplumlara da bu çizgisini sızdırarak açık ya da gizli bir şekilde saldırılarını sürdürmektedir. Günümüzde karşı karşıya kaldığımız 3. dünya savaşı, esasında bu şiddet çizgisinin en vahşi sürecini ifade etmektedir.

Ortadoğu gerçeğini ve tarihini doğru bir bakış açısıyla anlamaya ve araştırmaya çalışanlar görecektirler ki, bu topraklarda aydınlık ve karanlık olarak da ifade edebileceğimiz bu iki çizgi arasında çok derin bir mücadele yaşanmaktadır. insanlığın ve toplumsal tarihin aydınlık yüzünü temsil eden kadın kimliği ve varlığı bu saldırıların en başta gelen hedefi durumundadır. Bir kadın ister ulus-devletler tarafından, ister gelenek adına aile içinde ya da toplumda erkekler tarafından katlediliyorsa, sömürülüyorsa, susturuluyorsa, aşağılanıyorsa, iradesi yok sayılıyorsa burada 5 bin yıllık bu şiddet ve savaş kültürünün saldırı gerçekliğini görmek gerekir. Bir kadın, kadın olmaktan kaynaklı düşünsel, fiziksel, maddi ve manevi şiddet görüyorsa, bunu uygulayanlar kim olursa olsun, egemenlikçi-sömürgeci sistemin ve kültürün uygulayıcıları olmaktadırlar. Burada saldırılan kadın kimliği olmakla birlikte, toplumsallığın kök hücresine, insanın insan olma değerlerine yapılan bir saldırı olmaktadır. Bu anlamda kadına yönelik şiddet, hakikate karşı yürütülen bir savaştır.

Bu savaşı en ağır örnekleriyle birlikte yaşayan toplumlardan, inançlardan biri Alevi gerçekliği olmaktadır. Alevi kadın gerçekliğimiz de, bu vahşi şiddet politikalarına ve uygulamalarına büyük bedeller ödeyerek maruz kalmışlardır. Alevi hakikati, toplumsal bir hakikattir. Alevi kadın hakikati de bu anlamda bu toplumsal hakikatin özü, kökü olmaktadır. Alevi hakikati içinde kadın ve erkeğin birliği, eşitliği insan olmanın temeli olarak görülür. Doğal toplum kültürünün en özlü ifadesini bu anlamda Alevi hakikatinde görmek mümkündür. Işte bu hakikat, egemenlerce hep şiddet sarmalı içinde tutulmak istenmiştir. Bu yolla, egemenlerin en çok korktukları doğal toplum hakikati bastırılmak istenmiştir.

Tüm saldırıların temel hedefi de kadın olmuştur. Şiddet ve saldırılar ne kadar yoğun olmuşsa, Alevi kadınının direnişi de o oranda büyük olmuştur. Dayatılan şiddete karşı sergilenen direniş de tarihsel bir kültürü; zulme boyun eğmemeyi, canından vazgeçse de hakikatten vazgeçmemeyi yaratmıştır. Toplumsallığın, komünal yaşamın gücü kadında korunmuş, yaşatılmıştır. Alevi hakikatinin nesilden nesile aktarımında kadının rolü tartışılmaz bir yerdedir. Toplumsal kültür ve değerler, ahlaki ve yaşamsal ilkeler, sırlar kadın üzerinden korunmuş ve günümüze ulaşmıştır. Bu gerçeklik, tüm baskı ve zulüm altında olan kültürler, inançlar, yani ezilenler açısından da geçerlidir.

Tarihsel süreç içinde Alevi kadınının esas aldığı direniş kültürü kutsallık derecesinde inşa edilmiştir. Kürdistan’da ve Anadolu’da sömürgeci güçlerin, işgalcilerin tüm şiddet ve saldırıları karşısında teslim olmamak, direnmek kadının varlık ve özgürlük duruşu olmuştur. Kadın, her direnişte yerini almıştır. Karıncayı incitmeden yaşamak, bir yaşam felsefesi olmakla birlikte, zalime karşı sonuna kadar direnmek de bir yaşam felsefesi olarak benimsenmiştir. Dersim’de Bese Hanım, Koçgiri’de Zarife Hanım, Maraş’ta Bese Anuş, Amed Zindanında efsane duruşuyla Sakine Cansız, teslimiyet dayatmalarına karşı Lelikan’da ölümsüzleşen Gülnaz Karataş bu felsefenin kadın ermişleri olmuşlardır.

Şiddete karşı duruş sahibi olmak demek, elbette ki en başta kadına karşı uygulanan her türlü şiddet politikalarına karşı duruş sahibi olmayı gerektirir. Alevi toplum gerçekliğinde kadına karşı uygulanan her türlü şiddete karşı olmak, buna karşı mücadele etmek kuşkusuz 5 bin yıllık şiddet ve savaş kültürüne karşı olmak demektir. Sadece Alevi toplumu, Alevi kadınına karşı dıştan yöneltilen ve uygulanan şiddete, sömürüye karşı olmak da yetmez. Kökü erkek egemenlikli sisteme ve onun kültürüne dayalı olan her türlü zihniyetin içimizdeki yansımalarına karşı da mücadele içinde olmak Alevi hakikatini temsil etmede bir samimiyet ölçüsü olacaktır.

Kadına uygulanan şiddet, aşağılama, iradesini ve varlığını görmezden gelme gibi kaba ya da ince egemenlik tarzları toplumsal kültürümüze dayatılan sömürü ve şiddet kültürünün bir parçasıdır. Bir kadın aile içinde şiddete, aşağılamaya, horlanmaya uğruyorsa, orada toplumumuzun sömürgeciliğin zihniyeti tarafından içten fethedilme durumu vardır demektir. Alevi toplum üyesi bir erkek, ister baba, ister eş, ister abi olsun, ya da toplumun bir kurumunda yer alsın, kadın karşısındaki duruşu onun hakikatini ifade edecektir. Kadına yaklaşımı, ona bakış açısı özgürlüğe, eşitliğe, toplumsallığa mı dayalıdır? Kadınla eşitlerin yoldaşlığını kurabiliyor mu? Kadına, onun sahibi-koruması gibi mi yaklaşıyor? Kadının kendi iradesine ve yaşamına dair karar alma gücüne ve hakkına inanıyor mu, saygılı mı? Her ne sorun olursa olsun kadına sözle ya da fiziken şiddet mi uyguluyor, yoksa tartışma, konuşma, anlama yolunu mu seçiyor? Alevi hakikatinin ‘insanlar eşittir, kadın ve erkek

eşittir’ ilkesini yaşamda uyguluyor mu? Peki kadın açısından kendini fikir, söz ve uygulama iradesi kılma var mıdır? Erkeğe bağımlı mı? Kendini her türlü şiddete karşı savunabiliyor mu, yoksa boyun mu eğiyor? Toplumda öncü bir güç müdür, karar mekanizmalarına aktif katılıyor mu, yoksa sadece söylenenleri en iyi yapmaya çalışanlardan mıdır? Bu ve benzeri soruları çoğaltmak, kendimize sormak mümkündür.

Şiddet kültürüyle mücadele etmek hem kadının, hem de erkeğin görevidir. Egemen sistem güçlerinin ürettiği erkeğin egemen, kadının köle olduğu cinsiyetçi politikalar 5 bin yıldır, kadın ve erkek kimlikleri üzerinde uygulanmaktadır. Bu sistemin erkeği, herşeye hakim olmayı, hep haklı olanın kendisi olmasını, herkesi yönetenin kendisi olduğunu, kendisinin her şeyin merkezi olduğunu düşünür. Ona öyle öğretilmiştir. Ona verilen rol budur. Ailede küçük bir devlet başkanı gibidir, ama sömürgeci sistem karşısında el pençe divan durur. Bu sistemin yarattığı kadın da bu erkeğe uyum sağlayan durumundadır. Kapitalist sistem içinde kadın ve erkekte dışa açılım olsa da, ‘özgürlük’ bu sistem içinde ne kadar para kazandığın ya da harcadığın, kısaca tüketim kültürüne ne kadar hizmet ettiğin ölçüde ele alınır. Kapitalist sistem aldatma ve aldanmaya dayanır, en ince yöntemlerle cinsiyetçiliği ve kadın köleliğini aşılar, ahlakı dışlayan bir ticaret sistemidir. Bu sistemde yaşayanlar da birbirlerine çıkarlarına göre yaklaşırlar. Böyle bir sistem içinde bu yaşam tarzını yaşayıp da, inancını, kültürünü temiz yaşamak, ‘sözü ve özü bir olmak’ çok zordur.

Erkek egemenlikli bir toplum sistemi içinde yaşıyoruz. Bu sistem hakim bir sistemdir. Bu sistemden etkilenenler sadece bu sistemi olduğu gibi kabul eden, boyun eğenler değildir. Bu sistemin kaba görünen şiddet ve sömürüsüne direnler mutlaka vardır, ama egemenlikçi kültürünün sızmalarından, onun zihniyetinden etkilenmeler de vardır. Eğer bir toplumda kadın ve erkek eşitliği söz’de var ama uygulamada yoksa orada erkek egemenlikli sistem var demektir. Eğer egemenlikçi sistemin maddiyatçılığına dayalı yaşam tarzı benimsenmişse, ne kadar hakikatten bahsedilirse edilsin, o toplumda ‘ahlak, eşitlik, paylaşım’ vb’leri sözlerde, dualarda bahsedilen değerler olur.

Bugün kapitalizmin en vahşi saldırılarının olduğu günümüzde bu tehlike Alevi toplum gerçekliğimiz için de geçerlidir. Bu vahşi saldırıların en somut örneği kadına uygulanan şiddet ve kadın katliamlarıdır. Kadın katliamlarına karşı, kadına yönelik şiddetle mücadele etmek, bizler açısından demokratik, özgür, eşit bir toplum inşasında temel bir ölçüt olmaktadır. Şiddet karşısında susmak, şiddeti uygulayan kadar bizleri suçu yapacaktır. Açık ki, haksızlık, şiddet, zulüm karşısında susmak Alevi hakikatine de ters düşmek anlamına gelecektir. Bizler ise bunu asla kabul etmedik ve etmeyeceğiz de.

Kadın direniş tarihi içinde altı harflerle yazılı olan Alevi kadın direnişçilerimize doğru sahip çıkmak, onların bizlere bıraktıkları mirası doğru sahiplenmekten geçmektedir. Onlar haksızlığa, zulma ve şiddete karşı susmadılar. Kendilerini uçurumlardan attılar, zalimlerin yüzlerine tükürdüler, ellerine direniş bayrağını alıp dağlara çıktılar. Onların bizlere verdikleri mesaj çok açıktır: Binlerce yıldır karanlıkta bırakılan, emeğinden yararlanılıp da varlığı ve iradesi yok sayılan kadın kimliğini ve onun etrafında oluşturulan toplumsal değerleri savunmak, korumak büyük bedeller istiyor. Erkek egemenlikli sistemin kadına, toplumsallığa yönelik görünür şiddetine karşı durmak kadar, zihniyet ve yaşamlarımıza sızan şiddet kültürüne karşı da büyük direnmek şarttır. Sistem bir toplumu düşürmek için önce kadını vurmak ister. ‘Önce kadını vurun’, ‘kadın da olsa, çocuk da olsa gereği yapılmalı’ der. Kadın kahramanlığının yüceliğini anlamak ve onlara dopru cevap olmak da buradan başlar. Önce kadını yüceltmekle, önce kadını ayağa kaldırmakla, önce kadınla doğru yaşamayı bilmekle, kadına yönelik her türlü şiddetin toplumsallığımıza, varolma hakkımıza, inanç gücümüze yönelik olduğunu bilmekle ve bunu reddetmekle başlar.

Alevi kadınlarının bütük kadın kahramanlıklarına cevapları, hakikatlerine ve özlerine ulaşmaları, yani bilinçlenerek, özgün örgütlenmelerini güçlendirerek, yaşamın her alanında kendilerini eylemli kılmaları temelinde olacaktır. Alevi hakikatine ulaşmak isteyen erkek ise, sömürgeci sistemin ve

şiddet kültürünün yarattığı erkek ölçülerine karşı mücadele ederek, bu erkeği reddederek, hakikat yolunda ilerleyen kadına engel değil, onunla yoldaş olmayı bileceklerdir.

1 Yorum

Bir Cevap Yazın